7 Aralık 2014 Pazar

Neyi yaşamak istiyorsan onu yaşa


Kayıp Cennet - Lost Paradise John Milton


Milton'un Kayıp Cennet'ine



Eterik Gök’ten alevler içinde başaşağı savruldular
Çok perişan ve yanarak
Dipsiz Cehennem azabına,
Kırılmaz zincirlerle bağlı Cehennem ateşinde yanmaya


Dokuz gün, Kaos’un içinde düşerler, ta ki:

Nihayet Cehennem
Açıp ağzım onları tümüyle yutup kapanana dek,
Cehennem onların layıkı, sönmez ateşler içinde
Istırap ve acı mekânı

Yanan bir göle düşerler ve etrafa bakınca parlak meleksi biçimlerinin çok değiştiğini görürler ve çevreleri:

Korkunç bir Zindan, dört bir yanı çevrili
Devasa bir Fırın’ dan alevler fışkırır, ama alevlerden
Işık değil, Karanlık görünür
Yalnızca, ıstırap manzaraları,
Huzur ve rahat yüzü görmeyen
Herkese doğan umudun hiç uğramadığı
Kederin, kasvetli ruhların diyarı görülsün diye;
Ama işkence durmaksızın sürer
Ve her daim yanıp tükenmeyen Kükürtle beslenen ateş Tufanı da;
Böyledir İlahi Adalet’ in asiler için hazırladığı yer
Burasıdır onları bekleyen Zindan
Zifiri karanlıkla ve onların kaderi,
Tanrı dan ve Cennet’in Işığı’ndan
Merkezin Kutbun ucuna uzaklığından üç kat daha uzakta.

Zindan “mukadderdir” ama içine atılacak olanlar değil. Cehennem hazırdır, ama onların oraya atılmaları mukadderat değildir. Kırılması imkânsız zincirlerden nasıl kurtuldukları asla açıklanmaz (Milton’ın öncülleri de bunu açıklayamamıştır), ama onların gittikleri yer:

Oradaki kasvetli Ova, ıssız ve yaban,
Kurşuni alevlerin saçtığı
Solgun ve boğucu ışıltı dışında
Karanlık ve iç karatıcı





Yine de Şeytan, durumdan en iyi şekilde yararlanmaya kararlıdır; Mefostofilis’in ağıtının tuhaf bir tersine çevriminde meydan okur:

Elveda mutlu Çayırlar
Neşenin ebedi olduğu: Selam size korkular,
Selam Cehennemi dünya, ve sen en dipteki Cehennem Yeni Sahibini kabul et; Zaman ve Mekânla değiştirilemez bir niyet getiren.
Bu niyet kendi yeridir ve kendinde
Bir Cennet’i Cehennem’e. Cehennem’i Cennet’e çevirebilir.
Hâlâ aynıysam nerede olduğumun.
Ve Gök gürlemesinin daha muhteşem kıldığından daha aşağıdaysam,
Ne olacağımın ne önemi var ki?
Burada nihayet özgür olacağız; Kadiri Mutlak burayı
Hasetinden kurmadı, bu yüzden bizi buradan kovmayacak:
Burada güven içinde hükmedebiliriz, ve bana kalırsa
Hükmetmek, Cehennem’de bile olsa hırs yapmaya değer:
Cennet’te kul olmaktansa Cehennem’de efendi olmak yeğdir!

Demonlar, gerçek anlamda Püriten bir şevkle, bir volkanın kıyısında görkemli bir saray inşa etmeye koyulurlar. Bu sarayın okurun zihninde Barok Roma’nın, Bizans Konstantinopolisi’nin, günahkâr Babil’in en uç aşırılıklarım canlandırması beklenir. Mimarı, pagan Olimpos’un ustası Hefastus ya da Vulcanus’un diğer ismiyle Mulciber’dir ve inşaatçı, eski plütokratik dostumuz, “Cennet’ten düşen en değersiz Ruh/ Cennet’te bile bakışları ve düşünceleri/ Daima aşağı doğru kayan/ Cennet’in Altın kaplı kaldırımlarını/ İlahi ya da kutsala yeğleyen” Mammon’dur. Bunların ortak çabası, şaşırtıcı bir sonuç verir. Pandemonium (“Tüm Demonlar”), Cehennem’in tarihindeki en muhteşem yapıdır, Spenser’deki her şeyden daha büyük, Dante’nin Dis’in Kenti’nden daha heybetli, Hesiodos’un Styks’in Evi’nden daha göz kamaştırıcıdır. Şeytan, gösterişli toplantı salonunda bir konsil çağrısı yapar. Cehennemi konsil, edebiyat ve dramada gelenekseldir ama Milton’ınki tümüyle farklıdır. Yeni monark, yalnızca Shakespeare’in Kleopatra’sının altın kaplamalı saltanat kayığıyla kıyaslanabilecek bir şatafatla oturur makamına:

Hürmüz’ün ve Hind’in ya da Kralları’na
Görgüsüzce inci ve Altın yağdıran
Muhteşem Doğu’nun zenginliğini gölgede bırakan
Bir Saltanat Tahtında
Bu kötü mevkiye layıkıyla yükselen
Şeytan oturur haşmetle




“Bahardaki anlar gibi” demonların binlercesi konsile üşüşür. Önde gelen demonlann her biri birer konuşma yapar. Molok savaş ister - o, Öfke’dir. Akıllıca, ama alçakça her türlü savaşa karşı olan Belilal ise Tembelliktir. Cehennem’in “Mücevherleri ve altınları” için kızgın sıkıntılara razı gelen Mammon, Tamahtır. Rütbece ikinci gelen Beelzebub, Kıskançlıktır; “Başka bir dünya, İnsan denilen bir ırkın mutlu diyarı”ndan söz eder ve onu yıkmayı “Cılız yerleşiklerini/Sürüldüğümüz gibi sürmeyi; ya da sürmezsek/ Onları bizim tarafa çekmeyi” önerir. Planı Konsili memnun eder ve uygulamak için oy verirler. Ama bu dünyayı ziyaret etmek için “karanlık dipsiz Abis’ten” kim geçecektir? Gururuyla Şeytan’dan başkası olamazdı bu.
Stygian Konsili dağıldı, iblisler kahramanlık oyunlarına, arp çalmaya, felsefe yapmaya ve en önemlisi yeni dünyalarını keşfetmeye dağıldı.

Bu kasvetli Dünyayı, belki daha yaşanılası
Bir iklim için iyice keşfetmek üzere yeni bir cüz macera için
Meşum sularını yanan göle kusan dört cehennemi nehir boyunca
Uçan Birlikleri dört bir yana dağıldı;
Ölümcül nefret tufanı Tiksinç Styks,
Kederin elim Akheron’u, kara ve derin;
Pişmanlık akıntısında duyulan ağalarıyla malum Kokytus;
Ateş selinden dalgaları Öfkeyle yanan kızgın Phlegeton.
Bunların çok uzağında sakin, sessiz bir akıntı,
Unutuşun nehri Lethe,
Onun sudan labirenti, içenin eski halini hemen unutturur,
Hem neşeyi hem kederi, hem zevki hem acıyı unutturul’.
Bu tufanın ardında donmuş bir Kıta uzanır
Karanlık ve yaban, her daim kasırgaların ve korkunç dolu fırtınalarının dövdüğü
Sert zeminde erimeyip biriken
Ve harabet, kadim zamandan kalma gibidir; gerisi derin kar ve buzdan ibarettir.

Arazi yapısı ve faunası, yaşamaya uygun değildir:

Böylece, ümitsiz ve şaşkınca
Boşuna dolanan maceracı Topluluk, önce tüyler ürpertici dehşetten benzi atmış
Ve gözleri faltaşı gibi ağlanılası nasibini gördü
Ve onlara huzur yoktu: Birçok karanlık ve hazin Vadiden
Bir dolu azap Bölgesinden, Buzlu, Kızgın Dağlardan
Kayalardan, Mağaralardan, Göllerden, Bataklıklardan, Çayırlardan
inlerden ve ölümün gölgelerinden geçtiler,
Bîr ölüm Evreni, ki Tanrı lanetle kötülüğü yarattı
Çünkü kötülük yalnızca tüm yaşamın bittiği, ölümün hüküm sürdüğü,
Ve doğanın, masalların taklit ettiğinden ya da korkunun hafsalasına girenden
Daha iğrenç, daha berbat ve ağıza alınmaz olan,
Gorgonlann, Hidraların ve Kimeraların ürktüğü
Canavarca, devasa şeyleri yarattığı yerde iyidir

Bu arada Şeytan “alelacele” üçü pirinçten, üçü demirden, üçü de sert kayadan yapılmış olan ve kişileştirilmiş Günah ve Ölüm olduğu anlaşılan iki yenilmez karakterce korunan Cehennem’in “üç kere üç katlı” kapılarına doğru yükselir. Günah

Beline kadar Kadın gibiydi ve güzeldi,
Ama gerisi pul pul boğumlarla
Kat kat ve geniş, ölümcül ısırıklarla donatılmış
Bir Yılandı: Orta yuvarlağı civarında
Büyük Kerberos ağızlarıyla, durmadan avazı çıktığı kadar uluyan
Ve çirkin bir ses çıkaran Cehennem köpeklerinin çığlığı:
Ama istediklerinde, seslerini hiçbir şey kesmezse, sürünerek
Rahmine girer ve yuvalanır, orada havlayıp ulur
Görünmezden.

Gözde Miltonik konuları “Şeytan, Günah ve Ölüm” olan çizerler, kolayca anlaşılacağı gibi, Günahla daima sorun yaşamışlardır. Ölüm’de genellikle, Milton’ın mızrak sallayan, taç takmış şekilsiz hayalet tarifine pek aldırmadan, yalnızca geleneksel XV. yüzyıl iskeletini ya da kurumuş ceset kullanmışlardır.
Günah’ın, Athena’nın Zeus’un başından çıkması gibi, Şeytan’ın alnından olgunlaşmış olarak fışkıran kızı olduğu ve Ölüm’ün de Şeytan’ın ondan ensest ilişki sonucu doğan oğlu olduğu belirlenince, Günah kapılan açar ve bir an için hepsi Kaos’a bakarlar.
Bu noktada, Milton’ın Cehennem’inin nerede olduğu merak edilmeye başlanabilir. Geleneksel olarak düşünülen yerinde, yeryüzünün merkezinde olmadığı kesin. Milton’ın asi melekleri düştüğünde yeryüzü henüz yaratılmamıştı. Klostrofobik bir Cizvit zindanı değildir ama asiler, Günah, Ölüm ve olağanüstü canavarlar dışında (henüz) dolmamış geniş bir dünyadır. Öyle görünüyor ki, tümüyle başka bir gezegende ya da onun içinde bir yerdedir. Günah kapılan açtığında, burada Kaos olsa da Şeytan sanki boşluğa adım atmak üzeredir. Ve Kaos, evrenin genel olarak anlaşıldığı haliyle evrenin dışındadır.
Kaos’ta elementler gürültü içinde birbirleriyle savaşırlar, bu arada Şeytan, ilk durağı olan kişileştirilmiş Kaos ile eşlikçisi Gece’nin pavyonuna ulaşana kadar darbe alarak zar zor ilerler. Burada, Cehennem’in bu durumun “altında” olduğunu ve yeni “Dünya”nın, “Cennet’in senin Lejyonlannın düştüğü tarafına /Altın bir Zincirle bağlı” olarak Kaos’un “üzerinde” asılı olduğunu öğreniyoruz. Aslında, bu sarkan nesne hiç de bir dünya değil, dünyanın çevresinde dönen dokuz küreli eski Ptolemaios evrenidir. Galileo ile tanışıklığına karşın, Milton ondan vazgeçmeyi şiirsel açıdan çok daha yararlı buldu.
Şeytan arkasına bakınca Günah ve Ölüm’ün ardında bir köprü kurduklarını görür, ardından ilerisinde Cennet’in opal kulelerini ve safir burçlarım ve altın bir zincirle ondan sarkan, Cennet’e kıyasla ayın yanındaki bir yıldız kadar küçük görünen “askıdaki Dünya”yı görür.
Şeytan, bu “dünya”nın, yeniden yapılanmamış Roman Katolikler için ayrılan ve göründüğü kadanyla Ahmaklar Cenneti denilen bir Limbus’un bulunduğu en dış küresine konar. Cennet’e giden bir merdiven bulur, ama sabit yıldızlann küresinden geçerek oradan uzaklaşır, Satürn’ü, Jüpiter’i ve Mars’ı geçip başmelek Uriel’in yönettiği güneş küresine doğru gider. Sevimli bir kerub kılığına bürünerek yol sorar ve Uriel onu, Adem’in mekânı Eden’e yönlendirir. Ve Şeytan hemen hızla Niphatos Dağı’na gidip müthiş iç konuşmasını yapar, ki kısmen şöyledir:

Ne bedbahtım! Hangi yöne uçacağım?
Sonsuz gazaba ve sonsuz umutsuzluğa?
Nereye uçsam Cehennem; ben kendim Cehennemim;
Ve en dipte bile, daha bir dip
Beni yutmak için sonuna kadar açılıyor,
Öyle ki, çektiğim Cehennem bir Cennet kalır yanında.
Peki ya son bir merhamet: Nedamet ve Af için
Hiç yer yok mu?
Boyun eğmeden asla; ve bu söz
Kibir beni men eder ve utanç korkum
Aşağıdaki Ruhlar arasında, boyun eğme dışındaki
Vaatler ve ödüllerle kandırdığım,
Kadiri Mutlak’ı dize getirmekle övündüğüm.
Bu bölüm, en azından üç nedenden ötürü ilginçtir. İlk olarak, Marlowe’un ve yoksunluğun poena damni’sinin yankısı vardır; ikincisi, şiirin özgür istenç savının altını çizer, ve üçüncü olarak da XVII. yüzyılda ciddi olarak tartışılmaya başlanan Origenes’in evrensel kurtuluş teorisine imada bulunur. Şeytan bile tövbe edebilir, ama artık bunu yapması hem birliklerine hem de gururuna ihanet etmek olurdu.
Şeytan’ın yolculuk hikâyesi karışıktır. Milton, Cehennem ve Cennet’i Ptolemaios evreninden tümüyle çıkarırken arşıâlâ yerine de Kaos İlk Devindirici’yi harekete geçirir, Cehennem ve Cennet onun tam karşı tarafında iki ayrı alan ya da evren - ya da Cehennem bir tür tavan ya da platformdur. Milton’ın kozmozunun mantıklı bir haritasını çıkarmak imkansızdır ama bu haritacıları denemekten alıkoymamıştır. Milton’ın kendisi, Christian Doctrine’de “Cehennem evrenin sınırlarının ötesinde konumlanmış görünüyor” der ve Kaos’un doğruluğunu kanıtlamak için Luka İncili’nden 21.8’i alıntılar. Bir “paralel evren”den söz etmek için parçacık fizikçisinin ya da bilimkurgu yazarının söz dağarcığını kullanmayı seve seve kabul edebilirdi. Eski bir nüktedan, oldukça doğru bir tespitle, Milton’ın, Kaos’u anlatırken yazdıklarının garip şekilde kaotikleştiğinden yakınmıştı. Ve T.S. Eliot acı bir şekilde “Milton’ın göksel ve aşağı bölgeleri büyük ama ağır konuşmalarla dolu iyi döşenmemiş dairelerdir” diyordu.
Ancak Milton’ın yazdıklarını çizenlerden biri, Cehennem’den dikkat çekici bir anlam çıkardı. Bu John Martin’di (1789-1834). Martin, zamanında büyük hayranlık uyandırdı ama kısmen resimlerinin artık cafcaflı ve fazla ayrıntılı görülmesinden, ayrıca da inanılır bir insan figürü çizememesinden dolayı saygınlığı uzun sürmedi. Kıyamet ve destan onun özel alanıydı ama çok büyük ölçekli mimari ve mühendislik de (özellikle kanalizasyonlar) onu ilgilendiriyordu. Bir maden kasabasında büyümüştü ve kardeşlerinden biri deliliğiyle meşhur bir kundakçıydı. Belki de bu ilgi ve koşullar kombinasyonu onun Kaybedilmiş Cennet için yaptığı bir dizi oyma, mezzotint ve resimde, etrafı hep bir şeylerle sarılı ölgün ateşlerin aydınlattığı uçsuz bucaksız yeraltı kasvetini nasıl böylesine iyi ifade edebildiğini açıklar. Milton’ın Cehennemi’nin, tüm coğrafi niteliklerine karşın, tam anlamıyla bir lağım çukuru değilse bile, aslında büyük ve derin bir içsel yeraltı dünyası olduğunu anlayan tek çizerdi. Kaos Köprüsü’yle de harika bir iş yaptı. Pandemonium, ilgisini öyle çekti ki birçok kez ona yeniden döndü ve fasa fiso filmleri toplayanlar, D.W. Griffitli’in Intolerance filmindeki Babil dekorlarının (1028 kilometrekaresinin) muhteşemliğini doğrudan Martin’in demonik saraylar görüsüne borçlu olduğunu öğrenmekten keyif alacaklardır.
Ancak Martin bu görüleri bu denli görkemli gösteren ilk sanatçı değildi. Çünkü elimizde “Şeytan Birliklerini, Pandemonium Sarayı Yanındaki Ateş Gölü’nde Topluyor: Milton’dan”ın tiyatral panoramasının harika bir tarifi var. Bu, 1782’de, Philippe Jacques de Loutherboung’un Londra’da yarattığı ve Eidophusikon adını verdiği, filmlerin habercisi niteliğindeki bir tür hayali fener gösterisiydi:

Burada, eteklerinden en yüce tepelerine dek çok renkli alevler saçan dağlar arasında sınırsızca uzanan manzaranın ön planında, kaotik bir kütle karanlık bir ihtişamla yükselir, yavaş yavaş biçim almaya başlar ve erimiş pirinç kadar parlak, söndürülemez ateşten yapılmış gibi, muhteşem mimaride büyük bir tapmağın iç kısmı olur. Bu heybetli sahnede, lambaların önündeki renkli camların etkisi tümüyle sergilenir, seyirciden gizlenmiş olarak tüm etkisini sahneye yayar, hızla değişir, bir sülfür mavisi olur, ardından parlak kırmızı ve sonra yeniden soluk renkli bir güçlü ışık olur ve sonunda değişik metalleri eriten parlak bir fırının sergilediği gibi, gizemli bir cam kombinasyonuna dönüşür. Bu harika görüntüye eşlik eden sesler seyircilerin hayretler içindeki kulaklarına doğaüstü geldi, çünkü gök gürlemeleri ile gülleleri ve taşlan anlatılamaz gümbürtü ve gürültüyle savuran uğultulu düzeneğin eşlikçilerine daha huşu verici bir karakter katmak için uzman bir asistan tefin yüzeyine başparmağını sürterek cehennemlik ruhlardan gelen iniltileri çağrıştıran sesler çıkarıyordu.












Ne yazık ki Eidophusikon, XIX. yüzyılın başında bir yangınla yok oldu.
Yeniden Kazanılan Cennet’de Milton Şeytan’ın hikâyesine İsa’nın Günaha Teşvik’ini da kattı; ama Cehennem’in Ayıklanması’na girmedi. XVII. yüzyılın sonlarına doğru artık, İsa’nın Cehennem’e inip ecdadı kurtarışı gözden düşmeye başlamıştı. Ayrılıkçı Protestan toplulukları, amentülerinde daima “O Cehenneme İndi” ifadesini kullandılar, ancak bu inanmaktan çok gelenekten kaynaklanıyor gibiydi; yirminci yüzyılda, daha sonraki tarikatlar, özellikle Metodist konsiller, büyük olasılıkla Limbus ile Cehennem arasındaki farkın artık yaygın olarak anlaşılmaması nedeniyle, bu ifadeyi sessizce terkettiler. Ayrıca Cehennem’in Ayıklanması, Şeytan’ı çok önemli kılar ve Milton’dan sonra Şeytan ve diğer iblislerin Cehennem’le ilişkisi giderek azalmıştı.



Posted via Blogaway

6 Aralık 2014 Cumartesi

Chef Meryl's Su Böreği Tarifi

Malzemeler
5 su bardağı Un
4 adet Yumurta
1 su bardağı Tereyağı
200 gr. Beyaz peynir
1 1/2 demet Maydanoz
1/2 su bardağı Kaşar peyniri
Tuz

Yemeğin Tarifi
1. Un elenir, ortası açılır, 4 yumurta, tuz ve biraz su konarak katıca bir hamur yoğrulur. 2. Hamur çubuk şekline getirilir. Bezelere ayrılır, tepsinin altına gelecek beze daha büyük tutulur, kurumamaları için yaş bir bez örtülür, dinlendirilir. 3. Bezeler aralarına un serpilerek oklava ile lmm. kalınlıkta açılır. 4. İçin hazırlanması: Beyaz peynir ezilir, içine ince doğranmış maydanoz, kaşar peyniri ve süt konur, karıştırılır. 5. Bir tencereye bolca su ve tuz konur, kaynatılır açılan yufkalar tuzlu suda birer dakika pişirilir, ters yüz edilmiş, üstüne bez serilmiş bir süzgecin üzerine konur. 6. Yağlanmış bir tepsiye suda pişirilmemiş ilk büyük yufka yerleştirilir, üzerine hafifçe eritilmiş tereyağı gezdirilir. Pişirilen yufkalar kırıştırılarak ve aralara yağ gezdirilerek konur. Yufkanın yarısı döşendiğinde peynirli iç her tarafına düzgünce yayılır, diğerleri de aynı işlemden geçirilerek yerleştirilir. 7. En üste pişirilmemiş bir yufka düz konur. Üzerine bir yumurtanın sarısı ile az yağ karıştırılıp sürülür. Fırında pişirilir. Yarım saat sonra alt üst edilerek servis yapılır. Not: İç olarak kıyma da kullanılabilir.

Posted via Blogaway

3 Aralık 2014 Çarşamba

Mutlaka bilmen gereken 4 fondöten hilesi

Fondöten uygulaması kulağa oldukça basit gelir. Baz olarak tenine uygula ve işte bu kadar. Oysa ona fondöten dememizin bir nedeni var; tenimize fon oluşturan bu ürünle, kusursuz ve güçlü bir baz yaratabiliriz. Bu nedenle fondöten uygulamasının dikkatlica yapılması gerekir. İşte senin için derlediğimiz öneriler!

3 farklı tonu çene kemiğinde test et

Doğru fondöten tonunu bulmak, bir çok deneme gerektirebilir. Çok açık, çok koyu, çok pembe, çok turuncu... Bizim önerimiz üç farklı tonu çene kemiğinde denemen. Çene kemiğin, elinin arkasına oranla yüz renginle daha uyumlu. Bu şekilde doğru tonu bulman çok daha kolay olacak. Cildinde neredeyse görünmez olacak kadar doğal bir tonu yakalamayı hedefle.
Mutlaka bilmen gereken 4 fondöten hilesi Mutlaka bilmen gereken 4 fondöten hilesi

İki farklı ton kullan

Güneşin etkisi ile cildinde birden fazla ton oluşabilir. Alnın güneşi en fazla alan bölge olduğundan yüzünün kalanına oranla daha koyu bir tona sahipliği olabilir. Bu durumda, doğal bir görünüm yakalamak için, cildinin koyu olan yerlerine koyu açık olan yerlerine açık tonda fondöten uygulamayı dene.

Cilt tipine uygun bir fondöten seç

Fondöten seçerken cilt tipini göz önünde bulundurman gerekir. Kuru bilr cildin mi var, o zaman likit fondötenler tam sana göre. Eğer cilt tipin normalse, hem likit hem pudra bazlı fondötenleri kullanabilirsin. Yağlı ve karma ciltler içinse toz pudraları öneriyoruz.

Ortadan başla

T-bölgen kızarıklık oluşumuna meyillidir bu nedenle en çok kapama bu bölge için gereklidir. Fondöteninin büyük bir kısmını burnuna, alnının ortasına, çenene ve elmacık kemiklerinin üzerine uygula. Ardından temiz bir makyaj süngeri veya fırçası ile dışarıya doğru dağıt.

Yalnızca T-bölgesine pudra uygula

Fondöten uygulamasının ardından yağlı görünümlü bir cilt etmek istemeyiz. Fondöten yüzümüzde makyaj yok etkisi yaratmalı. Pudra bu konuda cildini matlaştırmana yardımcı olacak ama çok fazla pudra uygulamak da doğallıktan uzaklaşmana yol açabilir. Pudrayı yalnızca yağlanmaya meyilli T bölgene uygula ve fondöteninin nefes almasına izin ver.
İpuçlarımızı makyaj masana taşımaya hazır mısın?

2 Aralık 2014 Salı

Diliniz hakkında muhtemelen bilmediğiniz 13 şey

Dilimiz vücudumuzdaki en özel organlardan biri. Dil denince akla hemen lisan geliyor ancak bu küçük ama etkili organın çok fazla görevi ve özelliği mevcut. İşte size diliniz hakkında muhtemelen bilmediğiniz 13 şey!

Kimisi dondurma yerken, kimisi öpüşürken, kimisi de dudaklarını silerken anlar önemini dilin. Ancak dilimiz hakkında bilmemiz gerekenler muhtemelen bildiklerimizden daha fazla. Sizler için diliniz hakkında bilmek isteyeceğiniz en ilginç bilgileri bir araya topladık. 

1. Güç


Dilimiz vücudumuzdaki en güçlü kaslardan biridir. Örnek vermek gerekirse dünya rekoru 10 kilo kaldırabilen bir dil olarak kayıtlarda bulunuyor. Diliyle uçak, araba gibi araçları çekenleri bir kenara bakacak olursak, dil kaslarına yeterli antrenmanı yaptıran biri 10 kiloya kadar bir ağırlığı dilinde taşıyabiliyor. 

2. Genişlik


İnsanlar arasında en geniş dil 8 santime kadar çıkabiliyor. 8 santimden daha geniş bir diliniz varsa kesinlikle bir doktora görünmenizde fayda var çünkü normal oranlardan fazla genişlemiş bir dil kötü hastalıklara delalet olabiliyor.

Dünyadaki en uzun diller ise erkeklerde 10, kadınlarda 7 santime kadar çıkabiliyor. Diliniz daha uzun bir ölçülere sahipse hemen rekorlar kitabına girmek için başvurunuzu yapabilirsiniz! 

4. Tatlar 

Dilimiz 5 faklı tadı alma özelliğine sahiptir. Bunlar arasında 4 tanesi: acı, ekşi, tatlı ve tuzlu olarak yaygın bir şekilde bilinir. Bilinmeyen ise "Umami" olarak adlandırılan tat türü. En azından ülkemizde bilinmiyor çünkü Türkçe'de bu kelimenin karşılığı olacak bir terim bulunmuyor. Ancak 'buruk mayhoş' olarak tanımlayabileceğimiz bu tadın mucidi Japonlar, tanımlamayı yaparken; uzun süre kalan, ağzı sulandıran ve dilin üzerini kaplayan bir his veren tat olarak anlatıyorlar. Şimdi diyeceksiniz "Kardeşim bildiğimiz dilden konuşun!" O zaman şöyle diyelim; olgun domates, mantar, terbiye edilmiş et, çin pırasası, balık gibi gıdalar umami tadını en net şekilde veren yiyecekler olarak biliniyor.


Bu tat türü 1908'de Japonya'da ortaya atıldıktan sonra, 1985 yılında yapılan bir sempozyumda dünya literatürüne geçecek şekilde kabul edilmiştir. Buradan bu vesileyle bu tadı literatüre sokan Kikunae Ikeda'yı da rahmetle anıyoruz, insanlığa verdiği büyük hizmetten dolayı tebrik ediyoruz.

5. Dil izi

Dil izimiz, parmak izlerimiz gibi kendimize özel bir imzamızdır. Yarın öbür gün bir suç işlerseniz olay mahalinde herhangi bir şey yalamamaya özen gösterin, dil iziniz sizi ele verebilir. Zaten en başta suç işlemeyin dilinizi de buna alet etmeyin. 

6. Dil farkı


Dilimizle burnumuz arasında büyük bir tanımlama farkı vardır. Dilimiz herhangi bir maddeyi tadından daha hızlı bir şekilde tanıyacak şekilde, burnumuzdan 25.000 molekülden fazla bir güçle çalışır. Misal madende çalışanlar herhangi bir taşın ne taşı olduğunu kokusundan değil, tadından tespit ederler. 

7. Mikroplar

Dilimizde 600 farklı türde bakteri barınır ve ağzımızın içerisinde adeta bir imparatorluk kurmuşlardır. Ancak iğrenmeyin bunların çoğu iyi huylu bakterilerdir ve dilimizin salgıladığı her bir damla sıvıda 1 milyon bakteri bulunur. Bu bakterilere karşı bağışıklığı olmayan bir canlı türünü yalayarak öldürebilir misiniz bilinmez, ancak bilim kurguya girecek olursak teknik olarak ağzımızdaki bakterilere karşı zaafı olan bir uzaylı ırkı dünyayı istila edecek olursa, onları Fransız öpücüğüyle püskürtmek zorunda kalabiliriz. 

8. Kültür

Dil hareketleri farklı kültürlerde farklı anlamlara gelebilir. Misal dünyanın genelinde dil çıkartmak, dalga geçmek veya eğleniyor olduğunuzu göstermek anlamına gelebilir. Ancak Tibet'te dilinizi çıkartmak karşınızdaki kişiye "iyi günler" , "merhaba" anlamında bir mesaj gönderir. 

9. Temizlik

Dil ağız temizliğimizde birinci derecede rol oynar. Eğer diliniz olmazsa, dışarıdan bir yardım almaksızın ağzınız kendisini temizleyemez. Dil bu konuda reflekslere sahip bir organdır, yemek yemenizden hemen sonra otomatik olarak ağzınızı temizlemeye başlar. 

10. Performans

Dilin hangi gıdayı ne kadar sürede tüketebileceğine dair kesin deliller yok ancak Tootsie Roll firması bir lolipopun yarısını dilin ne kadar sürede tüketebileceğini öğrenmek için bilimsel bir deney gerçekleştirmiş. Bu deneyin sonucunu yazının sonunda bulabilirsiniz. Ancak şimdi bir düşünün, bir lolipopun yarısını kaç dil darbesiyle tüketebilirsiniz? 

11. Konuşma

Ses çıkartmak dünyadaki kara canlılarının çoğunda bulunan bir özellik. Ancak sesleri bir konuşmaya dönüştürmek insanların uzamanlık alanı. İnsanlar haricinde kelimeleri dile getirebilen canlılar olarak kuşlar başı çekiyor. İnsan, sesini gırtlaktaki ses kolonları içerisinde oluşturur ve ağza gönderir, ağız içerisinde dil, dişler, dudaklar koordineli bir çalışmayla sesi kelimelere ve sözlere dönüştürürler. Fakat bu koordinasyon içerisinde en büyük rol dilindir. Şimdi diş yapınızda bir bozukluk olursa söylediğiniz bazı kelimeler anlaşılmaz. Mesela al dişlerini çok öndeyse "ş" ve "ç" harfleri birbirine karşır. Üst dişleriniz, alt dudağınızın uzanamayacağı kadar çok öndeyse "f" harfi size sıkıntı yaratır. Dudaklarınız olmazsa söyledikleriniz çok güçlükle anlaşılır. Ama diliniz olmazsa hiçbirşey söyleyemezsiniz. Bu yüzden zaten konuştuğumuz lisanlara "Dil" diyoruz. Dil hareketleri konuşmamızı birinci derecede etkiler. Yapılamayan dil hareketleri bize harf kaybettirir. Bunun en yaygın örneği "R" harfidir. Doğru dil hareketi yapılamadığında "R" harfi bir türlü ağzınızdan çıkmaz. 

12. Dil Dönmesi

Her ne kadar dilimiz konuşmamızı sağlasa da bazen dilimiz dönmez. Dilimizin dönmemesinin sebebi, birbirinden zor dil hareketlerini art arda yapamayışımızdır. Bilinen en zor dil hareketlerini içeren cümle İngilizce'de yer alır: 

"The sixth sick sheiksh's sixth sheep's sick." 

cümlesini tek seferde söyleyebilmek çok yetenekli bir dil gerektirir. Antrenmansız bir dilin bu cümleyi söyleyebilmesi mümkün değildir. Nasıl ki akrobatların yaptığı vücut hareketlerini çoğumuz yapamıyorsak, bu cümle de ancak bir dil akrobatının söyleyebileceği türdendir. İngilizler bu cümleyle uğraşa dursun, Türkçe'de henüz; 

"Şemsipaşa pasajında kırk kulpu kırık tunç tas has hoş kayısı hoşafı." 

cümlesinin üstesinden gelebilen olmadı. Denemesi bedava, tek seferde söyleyebilen ilgili kurumlara başvurusunu yapabilir. 

13. Sorunun cevabı


10. maddede sorduğumuz sorunun cevabına gelecek olursak bir lolipopun yarısını 250 ila 360 dil darbesi arasında bir yalama performansıyla tüketebilirsiniz. Bunun kaç dil darbesinde olacağını yalama hızınız ve dilinizin boyutları belirliyor. Eğer bir lolipopun yarısına 250 darbeden önce ulaşabiliyorsanız derhal rekorlar kitabına başvurabilirsiniz. Ama boşuna uğraşmayın ısırın gitsin!


1 Aralık 2014 Pazartesi

İkinci El Araba Alırken Dikkat Edilmesi Gereken 9 Neden

İkinci El Araç Alınırken Dikkat Edilmesi Gereken 9 Madde

İkinci El Araç Alınırken Dikkat Edilmesi Gereken 9 Madde Otomobil alırken dikkat edilmesi gereken birçok nokta var ama en önemlisi...

İkinci El Araç Alınırken Dikkat Edilmesi Gereken 9 Madde

Otomobil alırken dikkat edilmesi gereken birçok nokta var ama en önemlisi ilk önce hangi modeli alacağınıza karar vermenizdir.

Alınacak Otomobilin Seçilmesi ve Araştırılması
Öncelikle almayı düşündüğünüz otomobili belirlemeniz gerekiyor. Bu noktada söyleyebileceğim şey, ekonomikliği bir kenara bırakıp sadece konfor ve performans için Alman(Mercedes, Audi, Bmw vs.), iyi bir performans ve uzun yıllar minimum maliyetle başınız ağrımadan kullanmak için Japon(Honda, Toyota, Nissan vs.), performans ve konfor dengeli seviyelerde olsun biraz masraf açsa da sorun değil derseniz Amerikan(Ford, Chevrolet vs.) bir marka tercih etmelisiniz. İtalyan(Fiat) ve Fransız(Renault, Citroen, Peugeot vs.) markalarını ise hiçbir durumda önermiyorum.(Tabi bunu söylerken Maserati, Lamborghini, Ferrari, Bugatti gibi elit markaları dahil etmiyorum elbette).



Beklentiniz Nedir: Performans mı yoksa donanım mı?

Performans konusunda her markanın beklentilerinizi karşılayabilecek modelleri bulunuyor. Beygir gücü fazla olan dizel bir otomobil performans beklentilerinizi büyük ölçüde karşılayabilecekken, yüksek devir çeviren güçlü benzin motorlarının “bkz. Honda S2000″ verdiği hazzın bir başka olduğunu da ifade etmekte fayda var. S2000 tarzı bir otomobil kullanmak cadde araçları açısından en üst sınırı ifade ederken, daha iyisini ise ancak pist araçlarıyla hissedebileceğinizi rahatlıkla söyleyebilirim. Tabi bu noktada Ferrari, Lamborghini, Bugatti gibi otomobilleri alınabilirlikten çok uzak oldukları için yorumlarıma dahil etmiyorum.

Alman otomobilleri işçilik ve donanım kalitesi bakımından her zaman önde olmuştur. Bu noktada uzakdoğulu birçok üreticinin liste özelliklerine aldanmamak gerekir, şayet neredeyse yok yok diyebileceğiniz kadar fazla donanımı bünyesinde barındıran ekonomik birçok model bulabilirsiniz. Fakat bu araçların kalite yönünde sınıfta kaldıklarını söylemek hiç te zor değil. Donanım olarak kullanılan aksesuarın kalitesi bir yana bu donanımların uzun yıllar araçla uyumlu ve sorunsuz çalışabilmesi de önemli bir husustur. Aksi taktirde aracını seven ona gözü gibi bakan birisiyseniz, bu tarz uzakdoğu yapımı araçlarla servislerin yolunu aşındırabileceğinizi unutmayın. Her hafta farklı bir yerden sorun çıkmasıyla beraber, en sonunda lanet edip aracı satmanızla sonuçlanan tatsız bir süreç olacaktır bu.



İnternetten Piyasa Araştırması Yapmak
Alacağınız otomobilin model ve km’si başta olmak üzere, vuruk-çıkık veya boyalı parçası olup olmadığına ve kaza durumuna bakarak fiyatlarının hangi seviyelerde olduğuna bakmalısınız. Tabi bunu yaparken internete girilmiş ilan detaylarının doğru olduğunu varsayıyoruz. Genellikle de doğru olmakla beraber bazen ilanda çok abes ve hatalı girişler yapılmış da olabiliyor malesef.

Diğer bir nokta ise, satıcının ilanındaki yazım şeklidir. Cümleleri kurarken özen göstermesi, imla ve dilbilgisi kurallarına uygun, normal bir boyutta ve renkte yazıtipi kullanarak ilanı hazırlamış olması satıcıya karşı edinilen ilk izlenim açısından önemlidir. Buna dikkat eder ve düzgün ilanları takip ederseniz, başınızı ağrıtacak durumlarla karşılaşma ihtimaliniz o kadar azalır.

İnternet öyle geniş bir mecra ki, birçok otomobil hakkında karşılaştırma yapabilir ve aracın km’sine ve model yılına göre ne kadar değer kaybettiğini az çok anlayabilirsiniz. Netteki ilanlarda bir gelenek vardır o da kişinin satmayı düşündüğü miktardan en az 1500 TL üstünde fiyat yazmasıdır. Yani ilanda 28 bin TL yazılmış olan bir aracı çoğunlukla 26.500 TL gibi bir fiyattan rahatlıkla satın alabilirsiniz, bu durumun istisnaları da vardır elbette tabi bunlar ilanda altını çizerek kesinlikle pazarlık yoktur vs. gibi gerekli eklemeleri yapmışlardır, onları dahil etmiyorum.



Araba Pazarlarının Havasını Solumak
İnternetiniz varsa genellikle bu yolu tercih etmezsiniz. Fakat yine de almak istediğiniz aracın bizzat canlı görüntüsü önünde ona temas ederek ortamın sesine kulak vererek yapacağınız bir araştırma elbette çok faydalı olacaktır. Hangi araçlar ne kadara satılıyor ve hangi araçlar daha çok tercih ediliyori zayıf yönleri, kronik sorunları nelerdir, bunların hepsini araba pazarlarında görmek mümkündür. Hatta almayı düşündüğünüz otomobil marka modeli konusunda kararınız bile değişebilir. Çünkü bazı otomobilleri canlı halleri, internetteki fotoğrafları kadar etkileyici olamayabiliyor. Birçok farklı marka modeli de bir arada gördüğünüzde satın alma kararınızın değişmesi-şekillenmesi olasıdır.



Satıcı ile Temasa Geçmek
Gereken araştırmayı yaptıktan sonra internette beğendiğiniz ve sahibiyle görüşmek istediğiniz ilanları toparlayıp çıktılarını almalısınız. Çünkü kenara bilgileri not almak yerine ilanın tümüyle elinizde bulunması iyi olacaktır. Satıcı verdiği ilanda yazan verileri ve sunduğu imkanları sonradan inkar edebilir bu yüzden ilanın birebir çıktısını almanız yararınıza olacaktır. Tabiki dürüst bir satıcılardan çıkabilecek hatalı yazımlar da olabilir, kişinin yaklaşımına göre zaten nasıl birisi olduğu belli olur ve siz de ona göre tavrınızı alırsınız ama hemen bir dolandırıcılık varmış gibi de düşünmemek gerekir. Unutmayın ki bu işler biraz da karşılıklı güven şeklinde yürüyor.

Otomobil pazarlarında genellikle araç sahipleriyle temasa geçebilirsiniz. Eğer internetten araştırma yapıyorsanız, kişiyi arayıp randevulaşarak görüşme ayarlamanız en doğrusu olacaktır.

Bu noktada, otomobili satanın düzgün bir kişi olması kritik önem taşımaktadır. Tabiri yerindeyse “at hırsızı” tipinde olup, size laubalilik derecesinde sıcak davranan birisi ile karşılaştığınızda lafı kısa kesip diğer alternatiflere yönelmeniz yararınıza olacaktır. Yani satıcının söylediklerinin tutarlı olmasına ve güven duygunuza tezat bir kişilik olmamasına özen göstermelisiniz.



Arabaya İlk Dokunuş ve Kontrol
Aracı ilk görüşünüzde bu araba benim olacak diye bir heyecan duygusuna kapılabilirsiniz. Bu sizi olaylara olması gerekenden fazla toleranslı davranmaya itebilir. Mesela araçta tampon dışında değişen parça kaporta parçası vardır veya sel gelmiştir beline kadar suyun içinde yatmıştır veya komple boyatılmıştır, onarım görmüştür vs. ama siz bunları dikkate almayabilirsiniz. Bu noktada kesin çözüm mümkünse tanıdığınız güvenilir bir ustaya götürüp araca baktırmanızdır ki, eğer bir kaza yapılmış ve gizleniyorsa bu hemen ortaya çıkacaktır.

Otomobile birkaç bakışta siz de ne durumda olduğunu az çok anlayabilirsiniz. Mesela kaza yapmış bir aracın kaportasındaki ek çizgileri simetrik olmaz. Mesela parça bir tarafa daha yakın olur ve bu nedenle ek çizgileri baştan sonra aynı kalınlıkta değildir. Bir diğer kontrol edilebilecek nokta ise, ön kaputu ve bagaj döşemesini kaldırarak motorun tamponla olan ön boşluğunu ve bagajın stepne boşluğunda deformasyon olup olmadığına bakabilirsiniz.

Dış görünüm sorunsuz ise, iç mekanın yıpranmışlığına, sigara içilip içilmediğine, tavan ve zemin döşemelerinin durumuna ve aracın elektronik aksamının klima, teyp vs. çalışıp çalışmadığına bakmalı ve kesinlikle test sürüşü yapmalısınız. Eğer imkanınız varsa motordan iyi anlayan bir kişiyle beraber aracın sürüş dinamiklerini ve motorun durumunu kontrol edebilirsiniz. İyi bir usta otomobilin sesinden sübapların sesli çalışıp çalışmadığını, vuruntu olup olmadığını, zengin veya fakir karışım olduğunu vs. gibi birçok durumu analiz edebilir.

Karar Verme ve Pazarlık
Herşey olumlu olup araç içinize sindiyse pazarlık aşamasına geçebilirsiniz. Bu noktada dikkat edilecek konu aracın zafiyetlerini göz önünde bulundurarak fiyatı şekillendirmenizdir. Mesela aracın tüm bakımları yetkili serviste yapılmış ve kayıtları tutulmuşsa bu artı bir özellikken, kaportanın üç parçasında lokal boya olması dezavantajdır. Siz artıları ve eksileri dengeleyerek fiyatta bir orta yolu bulma niyetinde olmalısınız. Bir gün sizin de otomobil satmak isteyeceğinizi düşünerek fiyatı fazla öldürmemek gerekir, her zaman denge iyidir 



Ödemenin Yapılması ve Kasko
Ödeme yapılmadan önce beraber bir notere giderek satış işlemi yapılır ve aracı resmen üzerinize alırsınız. Daha sonra hemen bir bankaya giderek ödemeyi yapmanız en sağlıklı ve doğru yol olacaktır. Bu gibi yüklü paraların başka yerlerde el değiştirmesi hem güvenlik hem de sağlıklı bir transfer olması açısından sıkıntılı bir durumdur. Ödemeyi yaptıktan sonra aracın anahtarı, mutlaka yedek anahtarıyla beraber teslim alınarak satış işlemi hem teoride hem de pratikte tamamlanmış olur. Bir jest olarak satıcı evine kadar bırakılıp, tüm işiniz sonlanmış olur.

Bu aşamadan sonra aracınızı keyifle ve aklınız rahat biçimde sürebilmeniz için kasko yaptırmanız gerekir. Çeşitli kasko firmalarından teklif alarak en fazla kapsamı en uygun fiyata sunanı tercih ederseniz en doğrusu olacaktır. Unutmayın ki ikinci el otomobillerin kaskosu her zaman sıfır muadillerine göre yüksek olmaktadır. Bu nedenle kaskoyu kullandığınız süre boyunca mümkün olduğu kadar kaskoyu bozmamaya dikkat etmelisiniz. Bu sayede her sene minimum %10 civarında hasarsızlık indirimi almış olursunuz. Ufak tefek lokal boya ve göçük-çizik işlemleri için yıllık verilen puanınızla ücretsiz tamir ettirebileceğiniz “mini onarım” paketli kasko paketlerini tercih etmeniz yararınıza olacaktır.

Alacağınız otomobil şimdiden hayırlı olsun



ARABANIZ ARTIK SİZİN HAYIRLI UĞURLU OLSUN.


Posted via Blogaway